Sabah namazını kılmayanın: Yüzünde nur kalmaz - öğle namazını kılmayanın: Rızkından bereketi kaldırılır - Ikindi namazını kılmayanın: Vücudunda kuvvet olmaz - Akşam namazını kılmayanın: Evladının hayrını göremez - Yatsı namazını kılmayanın: Uykusunda rahat edemez
Dünyadaki cezası
- ömrü kısalır - Salihlerin (nur) simasını yüzünden siler - Yaptığı hiç bir amele sevap vermez - Duası Allah katına çıkmaz - Dünyadaki bütün mahlukat ona buğuz eder - Salihlerin duasından nasibini alamaz
ölür iken
- Zelil olarak ölür - Aç olarak ölür - Susamış olarak ölür (ne kadar içerse içsin susuzluğunu gideremez)
Kabirde
- Allah kabrini daraltır. (kaburgaları birbirine girer) - Kabrinde ateş yanar - Allah ona yılan musallat eder ki kiyamete kadar ona eşlik ederek (vurarak) kıyamete kadar azap eder
Kiyamette
- Allah ona yüzünün üzerinde sürünerek mulat eder ceheneme kadar - Allah ona gazapla bakar ki yüzünün eti eriyip gider - Allah onu en küçük günahlardan bile hesaba ceker, af etmez
Kıpırtısız bir boşluğa koyarsın alnını günde beş vakit. Secdenin alnını nereye değdirdiğinden habersizsin. Gösterişsiz bir yöne dönersin yüzünü; ışıktan yolları yoktur şehrin kıblesinin. Kıblenin yüreğini nereye götürdüğünü bilmiyorsun. Suskun bir duvarın dibinde oturur gibisin her tahiyyatta… Selâmının kimleri neşelendirdiğini tahmin edemiyorsun, aldığın selâmların sıcağını hissedemiyorsun. Adını bilmediğin bir deniz kıyısında yürür gibisin. Yüzünü görüyorsun sadece mavinin; derindeki incilerin pırıltısına dokunamıyorsun. Terazinin bu kefesindesin; varlığını inceltirken rükûlarda, karşı kefede neyi biriktirdiğini bilmiyorsun. Şimdilik hece hece tutunduğun duanın gölgesinin haber verdiği ışıktan nasibin pek az. Dudaklarını ıslatan abdest suyunun her bir damlasının dudaklarını hangi billur pınarlara değdirdiğini fark etmiyorsun. Hüznünün kuytularından taşırdığın fısıltılarını dök seccadene…
Umutlarını namazların ipeğine tane tane dizdiğini bil de sevin dostum. Namazın uçuruma atılmış en güzel gülündür senin. Namaz gülünün bin bahar olup içinde yankılandığını bil de sevin. Bir namazı kaçırmış olmanın o hüznü yok mu? Hiç olmazsa onu al yedeğine? Sana müşfik bir vaize olsun…Pişmanlık değil midir bizi en çok büyüten? Yüzü yerde pişmanlıklarının kalbine attığı sızıları kaybetme lütfen.. Bu bize lazım.. Hep lazım.. İncelmiş duygularımızın izinde yürüyelim hep… İçimizdeki hüzün yol göstersin bize. Kırık kalbimiz, bükük boynumuz Rabbimizin rahmet dergâhına bitiştirsin secdemizi. Göz yaşlarımız rahmetin kucağına akıtsın yakarışlarımızı.
Çevreni temiz tut
Çevreni temizle. Namaza kalktığın zaman, yeryüzünün bütün gürültülerini sustur, işleri durdur, yollardan ayrıl, kenara çekil. Ruhunun yanına park et, kalbinin ahengsiz çırpınışlarına mola ver. Kapat kapıları; başkalarını alma içeri; dudaklarını kapat yalana, boş söze… Lüzumsuzlukları terk et, silkele üzerindeki şehrin görünmez tozlarını, cebinden boşalt sahte paraları, elini göğsüne sokup alıp verdiğin nefesi, kâinatın o en eşsiz, en görkemli ahengini farket.
Yüzünü fenaya çevirmekten, ümitsizliğin karanlıklarında tüketmekten, gözlerini harama bakmanın kirinden, dilini yalanı/yanlışı dillendirmekten, dudaklarını boş sözlerin tozundan yıka, temizle. Ellerini şerre alet olmaktan yıka. Başını şu fani dünyada Rabbinin aziz bir misafiri olma şerefiyle meshet. Topuklarla birlikte ayaklarını da dünyadan yıka; seni yükselteceğini sandığın şeyleri ayaklarının altından çek. Namazın eşiğinde doğrul yeniden. Orada En Sevgili’nin en çok sevdiği halde olduğunu hatırla. Orada En Sevgili’nin en çok sevildiği hale büründüğünü bil. Kâinatın sahibinden, kalbini kudret elinde evirip çeviren Rabbinin en sıcak, en taze aferinini alıyorsun şimdi. Duyuyor musun?
Bedenini pak eyle…
Bedenini, elbiseni, namaza durduğun yeri temizle. Güzel bir kokuyu koklar gibi bedeninden sıyrıl, teninden ruhuna taşın. Mevki ve makamını yansıtan her türlü elbiseyi çıkar üzerinden. Irkınla övünmeyi bırak, kavminden ayrıl, ülkeni terket, varsa, müdürlükten istifa et. Sadece seccadenin yöneldiği yere yönel; bulunduğun yerin ihtişamından sıyrıl. Sadece yüzünün döndüğü yerde ara itibarını, kalbini Kâbe’nin eteğine bırak. Kıbleyi bulduğunda, başka türlü endişelerden yüz çevir. Her yanını saran kaygıları, korkuları, hüzünleri, abdest suyunun alıp götürmesine izin ver. Dağılan gönlünü geri topla, uçurduğun huzuru geri çağır. Gamı sil göğsünden, dünyalıkları yıka elinden, benliğini düşür yakandan. Öylece temizlen….
Ayıplarını kapat..
Her mescide gelişinde “güzel elbiselerini giyerek gel” (el-A’râf, 7/31) Ne kadar örtünürsen örtün, kendini Rabbinden gizleyemezsin. O bilir içinin içindekini. O bilir niyetini. O bilir kendine sakladığını ve kendinden sakladığını. Başkalarına görünür olmak için kılma namazını. Başkalarının gözlerinden kaç. Başkalarının takdirinden uzaklaş. Niyetinin vadisine koy kalbini. Rabbe yöneldiğin köşe, kendini başkalarından gizlediğin yerdir. Rabbine yüzünü çevirdiğin seccade, kendi kendine kaldığın demdir.
Nedir avret, ne demek avret yerini örtmek? Göründüğün gibi olamadığın kadar ayıpların var, göründüğünden geri kalan her oluş avret yerindir senin. Şimdi herkesin takdirinden uzak, tüm vitrinlerin parıltısına küs, her türlü gösterinin uzağında, seccadenin kuytusunda iken, kendi kendine sarılmışken, elini elinin üstüne koyup kendini kuşatmışken, yüzünü fanilerden dönüp sonsuza çevirmişken, diz çöküp benliğini büyüklemekten vazgeçmişken, eğilip doğru olmaya azmetmişken, secdede varlığını sıfırlayıp kendini aşmışken, avret yerlerini ört; yani, kendine sakladığın, kendinden sakladığın eksiklerini, ayıplarını, kusurlarını, herkesten gizlediğin hallerini yok et, ört. Herkesin huzurunda hesap verecek, kimseden utanmayacak bir hâl elbisesine bürün.. İki yakanı bir araya getir; olduğun hali göründüğün hale yanaştır. Söküklerini dik sözlerinin, dilini kalbine yanaştır; dilinle söylediğini kalbinle de söyle. Dikiş tutmuyorsa şayet, söylenmeyi bırak, sus, kalbinden geçmeyeni diline değdirme…
Kalbini kıbleye bırak…
Kalbini çokluğun perçemlerinden kurtar… Seni dünyaya doğru çekiştiren cezbeleri düşür yakandan. Seni yokluğun kuyusuna çeken kaygılardan uzaklaş. Seni uzaklara savuran rüzgârları sustur. Ruhunu ayrılıkların uçurumuna sürükleyen hüzünleri sil. Dünün hüzünlerinden yüz çevir. Yarının korkularını unut. An’ın içinde var et kendini yeniden. Yüzünün her noktasına her an rahmetinin güneşini değdiren Yaradan, kutlu nazarında ağırlıyor seni. Tebessümlerinin en güzel en tatlı hediye olduğunu söyleyen En Sevgili, âşinası olduğun, sıcağını özlediğin yüzlere çeviriyor yüzünü. Her şeyin alçaldığı, her işin meyvesizleştiği, her yüzün kirlendiği bu çağda, kıble kalbinin adımlayacağı kırmızı halı gibi serildi önüne. Seni özel eyleyen, seni biricik bilen Rabbinin rızasına yönel. Şehrin telaşlarını, dünyanın çekip çekiştirmelerini, günübirlik sevdalarını kıblenin kırmızı halısına adım atar atmaz uzaklara at.
Kalıbını tuttuğun gibi, kalbini de tut kıblede. Her secdede Kâbe’ye değdir alnını. Yöneldiğinde, Kâbe’nin analık ettiği nurlu sütunun önünde ağırlanan aziz bir misafir bil kendini.
Namazın hareketlerinden her bir bilginin ve zikirlerinden her zikrin kendine mahsus bir ruhu ve hakikati vardır.Eğer ruh asıl olmazsa ,ölü insan gibi olur.yani ruhsuz beden gibi olur.Eğer asıl olursa,edepleri ve lazım gelen şeyleri tamam olmazsa,gözü oyulmuş,kulağı ve burnu kesilmiş adam gibi olur.Eğer hareketlerine riayet edilir,ruh ve hakikati onunla olmazsa,gözü olup görmeyen,kulağı olup duymayan insana benzer.
Namazın ruhunun aslı huşu ve kalbin bütün namazda hazır olmasıdır.çünkü namazdan maksat kalbi Allahü Teala ile bulundurmak ,heybet ve tazim yoluyla Allahü Teala’yı yeniden zikretmektir.Hususan Allahü Teala’’Beni hatırlamak için namaz kıl.’’buyuruyor.Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki:’’Bir çok insanlar vardır.Namazdan nasibleri sıkıntı ve eziyetten başka bir şey değildir.’’ Bu da vücudu namazda olup,kalbi gafil olanların namazıdır.Yine buyurdu ki:’’Çok namaz kılanlar vardır ki,namazlarından onda bir veya altıda birden fazlası yazılmaz.Herkesin namazından yazılan,kalbi hazır olduğu kısımlardır’’.Yine buyurdu ki:’’Bir kimseden ayrılır gibi namaz kıl.’’Yani kendine ve isteklerine veda et,onlardan ayrıl.Hatta Allahü Teala’dan gayrı her şeyden uzaklaş,bütün varlığını namaza ver.Bunun içindir ki,Hz. Aişe(r.anha)buyuruyor:’’Resüllah (s.a.v.) bizimle konuşuyordu.Biz de onunla konuşuyorduk.Namaz vakti gelince ,bizi tanımadığını söyledi.Bu ,Allahü Teala’nın azameti,büyüklüğü ile olan meşguliyet ve Allahü Teala’ya tutkunluğu sebebi ile idi.!’’
Peygamber Efendimiz s.a.v. buyurdu ki:’’Kalbin hazır olmadı namaza Allahü Teala bakmaz.’’İbrahim-aleyhisselam-namaz kıldığı zaman kalbinin darabını iki mil uzaktan duyuluyordu.Hz. Ali (r.a.) namaz için kalktlığı zaman vücudunu bir titreme alır,yüzünün rengi değişir ve ‘’yedi kat göklere ve yere arz edilen ve onların taşıyamadıkları emanetin zamanı geldi’’derdi.Süfyan-ı Sevri der ki:’’Namazı huşu ile kılmayanın,namazı doğru olmaz.’’
…
O halde buradan anlaşıldı ki,namazın ruhundan maksat,kalbin daima hazır olmasıdır.Tekbir alırken hazır olmaktan başka kalbi hazır olmayanın namazın ruhundan nasibi bir nefesten fazla değildir.Nefes almaktan başka hayat eseri olmayan kimseye benzer.
NAMAZDAKİ AMELLERİN HAKİKATİ
Sana ilk ulaşan ezandır.Ezanı dinlerken kalbini ona ver.Bir şeyle meşgul isen bırak.Çünkü selef (geçmiş büyükler) böyle yapardı.Ezanı duyduğu zaman,demircilik yapanın çekici havada ise,örse vurmaz,indirirdi.Ayakkabıcı iğneyi sokmuş ise,çıkarmazdı,öyle bırakırdı.Yerinden fırlar kalkardı.Çünkü bu sesten ,kıyamet günündeki sesi işitmesinden başka bir şey anlamazdı.Eğer bu sesi,yani ezan sesini duyduğun zaman kalbinde bir sevinç ve istek dolmuş görüyorsan,kıyamet günündeki sesi duyduğun zamanda öyle olacağını anla!..
işte sabah... Lal dudaklı bir sevgili zaman seni alnından öpüyor Her şafak gözlerini açtığında yerde buluyorsun kendini işte bi kez daha varsın Bikez daha var edilmişsin işte Elinden tutuyor zaman Taze vir güne yolculuyor seni sevgili Kendini unuttuğun yerde yeniden hatırlanıyorsun Kendini unutturduğun demde yeniden insan oluyorsun Uyanıyorsun ete kemiğe büünüyorsun insan oluyorsun... Anlaki sen kendine ait değilsin Bir göz kapağının ardında yitebilirdin Gecenin koynunda sevdiklerinden kopabilirdin, Zaman nehri ayırabilirdi,beni benden canı bedenden...
Pek zayıfsın,pek kolay inciniyorsun Seni yaralayan ne çok şey var Kanadı kırık kuşlar önce senin kanadını kırıyor Düşen yapraklar önce senin yüreğine hüzün düşürüyor Hüznün için bin bir bahane var Uçurumlar önce seni yutuyor Hep dağların ardına savruluyorsun
Kerem seni arıyor,aslı sana özeniyor Leyla çölde seni bekliyor,mecnun sana ağlıyor Zaman seni senden alıyor Sürekli uçurumlar açıyor önünde Yangınlar sunuyor göğsüne Dağlar dağlardan uzaklaşıyor Kalpten kalbe çöller büyüyor Hayır...hayır elin birşeye yetişmiyor Parmaklarının arasında dökülüyor an ömrün sevdalarına yetmiyor öyle ki... Her an ayaklarına batan cam parçası gibi kanatıyor seni Yüreğini kanatıyor,acıtıyor
Bak vakit sabah,taze gün seni bekliyor Ama yüklerin ağırlaşacak bil,belin bükülecek Dünya seni çağırıyor,ömrün azalacak,zaman tenini yoklayacak, Ruhun sıkılacak şimdi şu halde elini eline veren,güneşi sabaha gönderen Yağmurları alnına değdiren,sonsuz kudret sahibine Halini arz etmeyecekmisin... şimdi şu halde... En ince dertlerini bilen,belli belirsiz fısıltılarını işiten içinin ve içini bilen,sonsuz rahmet sahibinin huzuruna varıp içini dökmeyecekmisin....
Bak seni bekliyor sevgilin... Yangınını ona sunsan,bütün yangınlar söner Gözlerini ona açsan,bi de onunla yansan Alnına serinliğini dokundursan,yaralarını onunla kanatsan Onunla ağlasan…
Ağla,ağla ki göz yaşlarına tek kanıt olsun Ağlaki sevdalarını onun başucuna toplayasın Aşklarını toplasın alnında Ağlayasın,ağla! Ağla ki kanayan kalbinden sızılar vursun yüzüne Ellerin sevgilinin yüzüne koşsun Dağ dağa kavuşsun Yüzler yüzlere baksın Sular sularda boğulsun Yüzün sevdiğinin yüzünde kalsın Ağla,ağla ki zaman sana kalsın Zaman içinde kıvrım kıvrım yol olsun sonsuzluğa uzansın Ağla göz yaşın yüzünü yıkasın Haydi sevgiline koş,gecenin örtüsü dağılsın şafağın saçları dökülsün,bütün küsmeler küsüşsün Yalnız kalsın kavga kavgaya,tutuşsun,kalbinden vurulsun Hüzün hüzne bölünsün,azalsın sıfırlansın Ağla ağla ki,gurbet gurbeti gurbete göndersin Ağlaki gözünün yaşı ırmağa kavuşsun
işte sabah,zamanın nehri göğsüne sokuluyor Anlamını sende arıyor varlık Yüzünü yüzünün ianesinde seyrediyor Alnına RABBiN ışıklar dokunduruyor işte seccaden alnını öpmeye geliyor Secdeler seni uçurumlardan uçuruyor Sevgilinin diyarına taşıyor Anla artık anla! Ağla hilal dudaklı bir sevgili yolunu gözlüyor Zaman seni sensiz kılıyor Namaz seni sen kılıyor Namaz insanı insan kılıyor Namaz insanı kılıyor Namaz insanı insan kılıyor…..
Kanadı kırık kuşlar gibisin,mecnun sana ağlıyor Bülbül seni her gün gülden soruyor Kanadı kırık kuşlar gibisin,mecnun sana ağlıyor Zaman seni senden çalıyor… Ağla yüreğinle,ve ağla göz yaşın sana ağlıyor…
Bir asker,namaz kılan (en zor şartlarda bile terk etmeyen) diğer askere sordu:
Arkadaş kaçıncı asırda yaşıyoruz ? Niçin kendini zahmete sokup her gün 5defa namaz kılıyorsun.
Namaz kılan asker, tam o sırada uzaktan görünen teğmeni gösterdi: -Şu insan; niçin yanından geçerken toplanıyor, selam veriyor ve bütün emirlerine itaat ediyorsun. 'yat'dese yatıyor, 'kalk'dese kalkıyorsun? O da senin gibi iki ayağı, iki eli ve bir başı olan birinsan değil mi?'
Diğer asker cevap verdi:
-'Evet! O da benim gibi bir insan ama rütbesi var,omuzun da yıldızı var'
Namaz kılan askerin cevabı müthişti:
-Ey arkadaş!Sen omuzun da bir tane yıldızı var diye senin gibi bir insana itaat ediyorsun da ben, yerdeki kumlar adedince yıldızları olan ve hepsini tespih tanesi gibi kudret eliyle çeviren birzata niçin itaat etmeyeyim? Niçin namaz kılıp emrini yerine getirmeyeyim?
Hayatımızı kelimelere dökecek olsak onu şu şekilde tanımlaya biliriz . Hayat , vesileler toplamıdır . Dikkatle bakacak olursak hayatımızın vesilelerle örülü olduğunu görmek hiç de zor olmayacaktır .Bir vesileyle doğduk , doğumumuzun vesilesi anne - babamızdı . Bir vesileyle öğrendik , bu vesile öğretmenlerimiz / hocalarımızdı . Bir vesileyle işe girdik , bu vesile bir ahbabımızdı . Bir vesileyle en yakın arkadaşımızı tanıdık . Görüyorsunuz ya hayat hep bir vesile . Bu yazı da niçin sizin namaza başlamanıza vesile olmasın ki . Vesileler bazen fırsattır ve bu fırsatlar iyi değerlendirilmelidir ki sonunda kocaman bir KEŞKE olmasın . İşte bu yazı sizin namaza başlamanıza vesile olması için yazıldı . Bu yazıyı sakin bir kafayla ve sakin bir mekanda okumanız yazıdan alacağınız verimi artıracaktır .. Şimdi sizi hayatınızın kararıyla baş başa bırakıyorum . Ve kararınızın bizi sevindirmesini ümit ediyorum .
Namaz kılmayı çok istiyorum ama bir türlü kılamıyorum . Bir ara çok güzel namaza başlamıştım ama şimdi kılmıyorum diyorsanız lütfen bu yazıyı çok dikkatli okuyunuz . Merak etmeyin size çok kötü şeylerden bahsetmeyeceğim bilakis size sevineceğiniz ama çok sevineceğiniz bir haber vereceğim . Neyi mi haber vereceğim ? Yazıyı sonuna kadar okuyun anlayacaksınız haberin ne olduğunu .
Duydunuz mu ? NLP diye bir bilim var . NLP yani başarının bilimi . İnsanlar nasıl başarılı oluyorlar ? Başarıya ulaşmanın yolu nedir gibi konuları içermekte bu bilim . Yalnız bu bilim daha çok dünyevi ( zengin olma , kariyer sahibi olma gibi ) amaçlar için kullanılmaktadır . Biz de bu bilimin temel prensiplerini kullanarak namaz kılmayan / kılmak isteyip de bir türlü namaza başlayamayan Müslümanlara , bu temel prensiplerle namaz kılmanın hiç de zor olmadığını göstermek istedik . Eğer bir kimse bu prensipleri uygularsa KESİNLİKLE AMA KESİNLİKLE NAMAZ KILANLARDAN OLACAKTIR !
Şimdi bu bilimin temel prensiplerini belirtelim .
1 – “ Bir şeyi bir insan yapabiliyorsa siz de yapabilirsiniz . ” Evet namaz kılan milyonlarca insan var . Bu insanlar namaz kılabildiklerine göre bunu siz de başarabilirsiniz . Söyler misiniz sizin namaz kılan insanlardan neyiniz eksik ? Bakınız o kadar insan namaz kılıyor siz niçin kılmayasınız ki ?
2 – “ Bir şeyi başarabilmek için onu gerçekten istemelisiniz . ” Unutmamak gerekir ki hayatımız isteklerimizden ibarettir . Size istemediğiniz bir şeyi hiç bir baskı kullanmadan kim yaptırabilir veya istemiş olduğunuz bir şeyi kim engelleyebilir ? Şimdi kendi kendinize bir sorun bakalım gerçekten namaz kılmayı istiyor musunuz ? % kaç istiyorsunuz ? % 10 mu , % 20 mi , % 40 mı , % 70 mi yoksa % 100 mü ? Şunu unutmayınız ki bir şeyi başarabilmek için onu % 100 istemek gerekir . Yolda giderken bir mağazada çok güzel bir kazak gördüğünüzü ve onu çok beğendiğinizi düşünelim . O kazağın sizin olması için ne yapmanız gerekir ? O kazağı beğenmek yetmez % 100 istemeniz gerekir ki o kazağı alasınız . Yoksa sadece beğenmek yetmez değil mi ? Beğenip de almadığımız o kadar çok şey var ki .
3 – “ Başarabilmek için o yolda her türlü engeli aşmanız gerekir . ” Her şeyi isteyebilirsiniz ama bazı engellerden dolayı bu isteklerinizi gerçekleştiremezsiniz . Ama istiyorsanız , çok istiyorsanız o engeli aşar ve o isteğinizi yerine getirirsiniz . Başarı yolunda VAZGEÇMEYENLER BAŞARIR . Mağaza örneğine dönersek , çok istiyorsunuz ama kazak pahalı bu sizi engeller mi ? Çok istiyorsanız HAYIR . Veya yanınızda o kadar para yok , ne yaparsınız ? Vaz mı geçeceksiniz ? Hani çok istiyordunuz ? Çok istediğiniz için o kazağı ya mağazaya borçlanıp alacaksınız ya borç bulup alacaksınız ya da paranızı denkleştirdikten sonra alacaksınız ama hiç bir zaman VAZGEÇMEYECEKSİNİZ eğer gerçekten istiyorsanız . Namaz kılmak istiyorsunuz ama şu abdest olmasa . Abdest almak gerçekten istediğiniz halde namaz kılmanıza engel olabilir mi? Veya namaz kılmayı çok istiyorsunuz ama namaz surelerini bilmiyorsunuz . Namaz kılmak için Fatiha suresi ile Kevser suresi yeterlidir ve bu ikisini ezberlemek sizin az bir zamanınızı alacaktır . Namaz kılmak için az bir zamanınızı veremeyecek misiniz ?
4 – “ Başarı yolunda meydana gelen bazı aksaklıklar sebebiyle başarı hedefinizden ASLA VAZGEÇMEYİNİZ . ” Namaz kılmaya başladınız ama bir vakit namazınızı kılmadınız / kılamadınız . Bu durumda yapılması gereken hiç bir şey olmamış gibi namaz kılmaya devam etmenizdir . Arkanıza hiç bakmayın siz hedefinize yönelin . Araba arka cama bakılarak değil ön cama bakılarak sürülür .
5 – “ Hedefinizi ASLA ERTELEMEYİN ! ” Namaz kılmaya başlayacaktınız ama ertelediniz , ertelediniz ne oldu ? Bir türlü namaza başlayamadınız . Ertelemek isteği öldürür ve başarının en büyük düşmanıdır . Namaza başlamak istiyorsanız HEMEN ŞİMDİ başlamalısınız . Eğer ben yarın başlayacağım , akşama başlayacağım , Cuma günü başlayacağım diyorsanız , ben size söyleyeyim KESİNLİKLE BAŞLAYAMACAKSINIZ ! Hz . Peygamber ( s .a .v ) şöyle buyurdu : “ ERTELEYENLER HELAK OLMUŞTUR . ”
6 – “ Başarıya ulaşmak için hedefinizi her zaman canlı tutunuz . ” Namaza başladınız , sizin hedefiniz bu değildi . Siz 5 vakit namaz kılmak istiyordunuz . İşte bunu gerçekleştirebilmek için hedefiniz her zaman canlı olmalı . Bu tıpkı cep telefonuna benziyor . Cep telefonunuz şarzı bulunduğu müddetçe işe yarar . Şarz bitti mi onu şarzetmek lazım ki işe yarasın öyle değil mi ? Namaz da öyle , şarzı bitirmemek lazım , şarz bittiğinde kendimizi namaz konusunda şarzetmemiz gerekir ki bunu yapmazsak işte o zaman namazı bırakırız . Kendimizi bu konuda şarzetmek için sohbetlere gitmeli , namaz kılanlarla birlikte olmalıyız . Sohbetlere gitmek ve namaz kılanlarla birlikte olmak bize her zaman namaz kılma hedefimizi canlı tutacaktır . Hedefinizin canlı kalması için elinizden geleni yapınız çünkü o canlılığını kaybederse hedefiniz can verecektir .
7 – “ Hedefinize ulaşmak için çevrenizdekilere karşı sağır olunuz . ” Siz şimdi namaza başladınız ; arkadaşlarınız , aileniz sizinle dalga geçebilir . “ Ooo Hoca mı oldun? Sen asla 5 vakit namaz kılamazsın . Tamam şimdi kılarsın ama gör bak 3 gün sürmez .” gibi bir sürü laf işitebilirsiniz çevrenizden işte bütün bunlara karşı sağır olun hatta cevap bile vermeyin . Siz hedefinize yoğunlaşın boş verin böyle şeyleri . Siz hedefinizden ASLA AMA ASLA VAZGEÇMEYİN .
Evet işte o tarihi an geldi . Şimdi kendi kendimize söz vereceğiz ve böylelikle namaza başlamış olacağız bundan sonra söylediğimiz gibi
Namaz kılma idealiniz için , ÜŞENMEYİN , ERTELEMEYİN ve ASLA VAZGEÇMEYİN .
“ Şimdi kendi kendime söz veriyorum . Namaz kılacağım ve hiç bir zaman namazı bırakmayacağım . Hiçbir zaman namaz kılma hedefimden vazgeçmeyeceğim ..”
Söz mü ? SÖZ . Ben inanıyorum ki SEN sözünü yerine getireceksin . Çünkü SEN istedin mi YAPARSIN.alıntıdır
Bekledim... Baktım ki geldiğin yok... Dedim hele şuna bir mektup yazayım... Hâlimi anlatıp, "Gel!” diye yalvarayım... De hele, neye gücendin? De hele, niye bıraktın beni? Hakkını veremedim hiç tamam... Bir zamanlar hiç unutmazken buluşacağımız vakti, sonraları unutur oldum... Bazen yük geldiğin oldu bana... Seni beklerken, eski heyecanım kalmadı... Sana aşkla bakamadım... Seni ilgisiz bıraktım... Ettim bir eşeklik! Ama be canım, ne demeye uydun sen bana! Ne demeye çekip gittin!?
Gerçi, haksız değilsin... Ne desen, ne etsen haktır bana... Oyalanmazsın elbet ben gibi dökük bir handa... Herkes gibi sen de pek, sağlam yerler ararsın... Çürükle halvetlikten, elbette hoşlanmazsın... De ki mecnûn ararım, beni unutmayacak... Benimçün işin gücün bir kenara koyacak... Ne diyeyim, doğrudur, gün geldi, işim için seni ihmal ettim.
Bilenler, farzını, sünnetini, hükmünü anlatıyor... Edebinden bahsediyor. Seni huşû ile ifâ etmekten, sana dalıp, dünyayı unutmaktan bahsediyor. A canım, ben ne anlarım o işlerden... Ben senin az biraz huyunu bilirim o kadar. Ve sanırım, huyuna suyuna gidemedim...
Az biraz dedimse, küçümseme!.. Aslında tanırım seni... Bilirim ne nazlı olduğunu... Bilirim incelik beklediğini... Şimdi, aramızda yabancı yok, bak, hadi söyle, niye bıraktın beni?
Derdin ki bana, abdestini al... Güzel elbiselerini giyin... Kokularını sürün... El âleme giderken süslenmeyi biliyorsun! Hadi, benimle buluşacağında da şık ol... Ama ben, bazen pek güzel geldim sana... Bazen pek darmadağın... Acep diyorum, bu mu zoruna gitti? Kılığımı kıyafetimi, kokumu mu beğenmedin? Hani suyla, sabunla, miskle gidermeye çalıştım da, yine de o hassas burnun, kalbimdeki necâsetin kokusunu aldı, beni ondan mı terk ettin?
İsterdin ki, buluşacağımız yer tertemiz olsun... Ne bileyim, temizdi zannederim... Öyle pek sevmem iş yapmayı bilirsin... Ama be canım; toz, necâset değil ki... Yine de, acep diyorum, ona mı gücendin?
Ört derdin... Ört kendini... Tek teli görünmesin saçlarının... Topuklarını kapatsın çorapların... Bana edeple gel... Nizamla gel... Ama ben, üşendim bazen, çorap giymeye bile... Bazen, özensiz olurdu başörtüm... Yoksa, buna mı içerledin?
Yoksa hiçbiri değil de... Sana hakkıyla yönelemeyişim mi üzdü seni? Yönümü, bir silüet olarak sana dönmüşken, aklımın nice başka yönlere koşturması mı zoruna gitti... Hani, sana doğruymuş gibi dururken, aslında, nice yerlerde gezinir gelirdim... Bedenim seninleyken, kalbim, ruhum, dolaşır dururdu uzaklarda... Seninle hemhâl olmuş görüntümün altında, nice keder, nice şüphe, nice vesvese yaşayışım mı mâlûm oldu ki, bırakıp gittin?
Nazlım! Yoksa, dediğin saatte gelmediğim için miydi sitemin? Hani, sana yönelmem gerekirken, işlerimi bitirmeye çalıştığım, hattâ bazen, seni her şeyden sonraya bırakıp mahzun ettiğim zamanların acısını mı çıkartıyorsun? De hele, ne olur! Tâ ezelden verdiğim: "Vaktinde gelmek” sözünü tutamadığım için mi kırıldın? Tamam haklısın... Vakitli olursa güzeldir, her iş... Ve elbet sen, vaktinde hazır olunmaya pek lâyıksın... Ya da belki, o firâsetli gözlerinle, kim bilir nasıl derûnuna baktın da, gördün, kalbimin harap vaziyetini... Hani, sana niyetlenirken dilimle, kalbimin nasıl da başka başka arzulara dalıp gittiğini fark ettin... Ne bileyim, belki, sana niyet ederken, nice gaflet yaşadı da kalbim, riyaya, kibre sürüklendim, bunun için terk ettin... Ah be nazlım! Ne yapayım, kalbimin bir ipi yok, ki tutsam da çeksem, uzağa kaçtığı zaman... İşte, sana bunları yazarken bile, sırf gidişinin değil, başka düşlerin kederiyle içi yanmada... Ne yapayım ki, sadece sana değil, bu sebeple, kalbim herkese yaban kalmada...
A nazlım! Sana niyetlenip de, başkalarına dalışım üzdüyse seni... Sende gibi görünüp de, uzaklarda oluşum üzdüyse, ne diyebilirim?
Ama kim bilir, belki de, seninleyken, dünyayı ellerimin arkasında bırakamayışımdan rahatsız olmuşsundur. Başım secdede iken, az mıydı sanki, kaybettiğim bir eşyayı düşünmelerim? İsterdin bilirim... Seninleyken, bütün kâr-zarar hesaplarından sıyrılıp, sadece sana bakayım, bakışlarınla sarhoş olayım isterdin... Seni seveyim, o kadar ki, sana durmuşken, ne sağımı, ne solumu göreyim... Hani, aşkın gözü kördür derler... Bilirim sana aşk ile durmamı beklerdin.
Kim bilir ne de çok özlüyorsun, sahabenin kıldığı o namazları... Hani, baldırlarına bir ok saplansa, kendilerini unutmak için sana niyetlenir de... Okun çıktığını hissetmezlermiş bile... Ah be nazlım! Şimdi âhir zaman bilmez misin? Bilmez misin ki, imanımız elimizde kor gibi durmada! Zaten o kor dahî hikâye! Zaten her şeyim şüpheli, her hâlim defolu! Ne olduğum belli değil zaten! Sırası mıydı yani, bir de sen bıraktın gittin!?
Belki de, sadece sendeyken ayakta durup, haksızlıklar karşısında pısmışlığımdır, seni kızdıran... Hani, sendeyken, başım, sırtım dimdik kıyama durup, sağda solda ezilmekte olan nicesi için, parmağımı bile kımıldatmayışıma kızmışsındır belki... Öyle ya... Kıyam, sadece senin bir parçan olarak kalmamalıydı. Tüm hayatıma yayılan ve cesurca, haksızlıklar karşısında da dimdik durabilmemi sağlayan bir idman olmalıydı. Kıyam... Evet ya... Kıyamı sadece sana mahsus bir basit harekete dönüştürüp, korkaklığa ve yılgınlığa düşüşümden rahatsız olmuşsundur belki... Nefsimin azgınlığı ve yersiz istekleri karşısında da... Şeytanın fısıltıları karşısında da kıyama geçebilmeliydim... Tabi yaa... Seni, bütün hayatımı kaplayan bir sevda gibi yaşayamadığıma içerledin! Ya da, belki sadece dilde kalan duâlarımdı seni üzen... Doğru düzgün hissetmekten geçtim, anlamlarından bile gâfil olduğum âyetleri, sadece, ağız alışkanlığıyla, hızlı hızlı okuyup da, bunu da okumadan sayışıma mı bozuldun? Ki dile gelişleri bile yarım yamalak, eksik gedikti... Hâlbuki Hak'la konuşmak olmalıydı, sende okumak! Bulaşık yıkarken türkü mırıldanmaya benzememeliydi. Ne yalan söyleyeyim, çoğu zaman, sendeyken alamadığım hazzı, bir türkü söylerken hissettim. E tabiî bakmazsın yüzüme! Ben sana âşık olamadım!
Eğildim... Kıyamlarımın beni dik başlı yapmaması için, eğilmemi öğütlerdin çünkü. Yoksa, diyorum, rukûlarda söylediğim o, "Sübhâne Rabbiye'l-Azîm”lerin içi mi boştu ki? Hani hem, O'nun bütün eksikliklerden münezzeh bir güç olduğunu söyleyip, hem de yine O'nun yaptıklarında kusur buluşlarım mıydı seni küstüren? Öyle ya, mademki eksiklikten münezzehti, her yaptığı da mutlaka, bir sebeple, bir hikmetleydi... Sabredemeyip, şikâyet ettim. Bel çalıştırmaktan ibaret bir beden hareketinden öteye geçmeyince... Ubûdiyete götürmeyince rukûlar beni, dedin ki belki: Boşa kürek sallıyorum, burada vakit kaybetmeyeyim!
Âhh, neler neler geliyor aklıma... Yoksa diyorum, alnım yere değmişken, aklım havada olduğu için mi darıldın? Kalıbım, sevgilisinin ayaklarına kapanmış, mahcup ve yanık birininkini andırırken, kalbim, ukalaca ve âsice çarptığı için mi? Hani "Subhâne Rabbiye'l-A‘lâ!” sözleriyle yüceltirken Rabbini, bir yandan, o en Yüce'nin râzı olmayacağı laflar edişine mi kızdın dilimin? Âhh, o dil var ya, o dil! Kemiği yok işte mübâreğin! Hem canım, sen ne diye takıldın ki, o densize?!
Ya da ona takılmadın da belki, yerinde duramayan, jet hızıyla bir çukura, bir zirveye gidip gelen hâllerimdi seni üzen... Ânı yaşayamadım doğru-düzgün, evet... Sadece, anlık yaşadım her şeyi... Samimiyet ve istikrar bekledin... Veremedim...
Selamlarım, Kirâmen Kâtibîn'e idi ama... Beş vakit selam verip, yine de onların varlığından gaflete düşüşümdü belki, gidişinin sebebi... Her yaptığımı... Ve yapmam gerekirken yapmadıklarımı yazan... Her söylediğimi... Ve söylemem gerekirken sustuklarımı yazan... Her kaçtığımı... Ve kaçmam gerekirken yakalanıp kaldıklarımı belgeleyen o yazıcılar mı şikâyet etti beni sana? Bilmiyorum ki...
Şimdi söyle! Sıradan bir kumaş parçası, işe yarar bir elbise olana kadar, kaç iğne darbesi alıyor, kaç kez ateş altına yatıyor bilir misin?! Sitem yüklü gidişini, hasret çektirişini, işte buna yoracağım! Zira, sen benimleyken, ben benimleydim. Seni benden ötürü zannederdim. Ben sana sahibim, sen bana tâbîsin sanırdım... Meğer ben, başıma bile sahip değilmişim nazlım! Meğer tâbî olmak öyle kolay mesele değilmiş! «Kıldım» demesi kolay da seni... «Kılması» zor imiş...
Diyorlar ki: O gittiyse gelir... Sen ondan gittiysen, seni beklemededir... Ben işte burada, eli-kolu kırık, gücü bitik, kendine pek yenik ve ezik bir hâlde, gelişini bekliyorum. Bir yere gitmedim... Şimdi, dersin ki belki, ben seni nasıl duyayım, uzaklara gittim, seni terk ettim...
İnanmam be güzelim! Hissediyorum, yakınlarımdasın... Sana bunca ihtiyaçlıyken, seni bunca dibimde hissederken, Fîzan'da olsan ne çıkar?
Bilmem mi seni! Terk etmiş gibi yapıp, beni peşine düşürmek niyetin... Ama işte... Peşine düşüp de yakalayacağımı ve seni hiç bırakmayacağımı söyleme zamanlarım gerilerde kaldı. Büyük konuşmamayı öğrendim. Anladım ki, sen benim hakkıyla beklemeye ve karşılamaya güç yetiremeyeceğim, ancak, bana lûtfedilen ve şükründen âciz kaldığım bir nimetsin... Emirsin... Boynumun borcusun... Fakat o kadar miskin ve öylesine fakirim ki... Vallahi, senden ancak, âmirler âmiri seni bana hediye ederse, istifade edebilirim. Hakkında, "Ben namaz kıldım!” demekle, ancak gafletteymişim. Bütün hayatıma yayılmayan kıyamlar, kıraatlar, secdeler ve rukûlardan ötürü, seni de sahte etmişim. Şimdi, işte tüm bunlara rağmen, gel!.. Ben böyle çürükken, sen sapasağlam lûtfet, bana kendini... Ben böyle hastayken, sen sıhhatle lûtfet seni... Ben yaşayan bir ölüyken, sen, dipdiri, capcanlı ve coşkulu bir âşık gibi, bana gel! Hakkını veremeyeceğimi bil, râzıysan gel! Yok, işte ne yapayım, yok, sarhoş olamıyorum! Ben böyle yarı ayık ve kayıkken, sen mest ü hayran ol, bana rağmen bana gel! Ben eksikken, bütün varlığınla sen koş bana... Zira "Ben” sana koştuğunu zannedince, burnu havaya dikiliyor. Burnumu sürtercesine utandır da, tüm pişkinliğime karşın, hadi, gel! "Ben” i beklersen, işte, dokuz canlı bir nefisle, keçi gibi inat edip, ayak diremede! Yahu ne olur ki, uyma da ona, yola çık, gel!
İşte dedim diyeceğimi! Daha bundan sonra da uğramazsan, senden sorsun hesâbını! A benim nazlım! A benim niyazlım! Sana, "Gözümün nûrudur” diyenin hatırına, yalnızca beş vakit değil, ah keşke, vakitli vakitsiz, çat kapı çık gel! Yetsin artık, küskün durduğun bana...
Hem, beni sakın cehennemle korkutma! Yokluğun zaten yangın! Yokluğun zaten musibet! Cehennemden kurtulayım diye değil! Hem bırak, isteyenine kalsın üstelik cennet!! Çok naz, âşık usandırır derler... "Gafil Ben”in zaten canına minnet... Ne olur, uzatma artık hasreti... Ne olur, insâf et!
Yahu her şeyi ko!! Beni de ko da kenara, gel! Mâbudun aşkına çık gel! Kucaklaşalım...
Göz pınarlarım sana aşina, gözlerim sana tutsak, gönlüm Hak katında, birkaç damla gözyaşım düşerken avuçlarına, rengarenk desenlerinin arasında kayboluyor ıslak duygularım, sırılsıklam hicranım…
Canım seccadem…
Burağımsın, mîracımın her vaktinde, anne kucağı gibi sararken yumuşacık tebessümün bütün azalarımı, seninle hakka varışın, Hakkın huzuruna duruşun, dupduru rahmetin ve huzurun yoğunluğunu yaşarken, senin şefkatli kucağına ve kollarına, hüzünlerimi ve kaygılarımı bırakıyorum. Seninle beraber olmak ne güzel, ne ulvi, seninle dostla buluşma ve kaybolma anlarımız…
Kucakla beni seccadem! Sarmala beni!.. Al götür nisbet kokulu ve gül rengi yarınlara!..
Ötelerden bir pencere aç seccadem!… Üfür buhurunu, tütsüler gönder canıma.
Seccadem; sen sadık bir dostsun biliyorum, seni ve sende namaz kılmayı çok seviyorum.
Bana şahadetlik eder misin mahşerde? … Bazen öylece kalakaldığım, rabbimle baş başa secde anlarımda, günahlarım için af dilerken, ne olur şahidim olur musun o zor günde…
Beni yalnız bırakma, bu köhne zamanlarda! Çok muzdaripim, yaralıyım… Çağır her dem yanına!.. Dostum, namazlığım, seccadem…
Kendi kendimize şöyle bir düşünüp soralım ve samimi olarak cevap verelim; Bir Müslüman olarak namazı sevebiliyor muyuz? Her zaman için namazı seven bir insan mıyız? Namaz vakti gelse, ezan okunsa, namaz kılsam, canım namaz kılmak istiyor diyor muyuz hiç? Midemizin açlık hissettiği ve bir şeyler yemek istediği gibi günün belirli vakitlerinde namazın açlığını hissedip namaz kılma arzusu geliyor mu içimizden? Karnımız iyice acıktığı zaman yanımızdakilerin konuştuklarını anlamaz duruma gelerek aklımızı yemeğe taktığımız gibi, namaza olan açlığımızdan dolayı da aynı durum meydana geliyor mu, kafamızı namaza taktığımız oluyor mu? Bazen canımız bir şey istediğinden dolayı belirli bir öğün olmadığı halde mutfağa girip bir şeyler atıştırdığımız gibi, farz olan vakitlerin dışında gönlümüz namaz kılmak istiyor mu, durup dururken iki rekât namaz kıldığımız oluyor mu? Sözü uzatmadan söyleyelim; Allah Teala ile beraber olmayı arzu ediyor muyuz? Ezan sesi bizde nasıl bir etki yapıyor, ezanı duyduğumuzda çok müthiş bir müjdeli haber almışçasına gözlerimizin ışığı parıldıyor mu? Ezanın sözlerini tahlil ettiğimiz oluyor mu, tekbirler, tevhidler ve şehadetler kulağımıza ulaştığında ruhumuzun derinliklerine kadar ulaşıyor mu? Biraz sonra Allah Teala ile beraber olacağım, rabbimin huzuruna varıp samimi bir şekilde kendimi Ona arz edeceğim. Onun kelamını Ona okuyacağım ve O da beni dinleyecek. Her taraftan üzerime çullanan ve içerisinde boğulduğum atmosferden kurtulacağım, beni boğmaya çalışan şu karanlıktan sıyrılacağım, hepsini arkama atacağım, beni yaratanın huzuruna varacağım, Onunla yüz yüze geliyor gibi olacağım, Ona halimi arz edeceğim. Şu anda ne kadar mutluyum, ne güzel… Evet, bu ve benzeri duygu ve düşünceler geçiyor mu içimizden? Samimi olarak cevap verelim. Sonra bu düşüncelerimiz bir bir gerçekleşiyor mu? Yani Allah Tealanın huzuruna vardığımızda Onunla gerçekten sağlıklı bir bağlantı kurabiliyor, beraber olabiliyor muyuz? Bunun en önemli belirtisi olarak da Onunla olan bu beraberliğimizi uzatmak istiyor ve uzatıyor muyuz? Kıyamımızı, kıraatimizi, rükûmuzu, secdemizi ve son oturuşumuz, yani her bir rüknü kendi içersinde uzatıyor muyuz? Evet, sırf Allah Teala ile beraberliğimizden dolayı uzatabiliyor muyuz rükünlerimizi, yani namazımızı???