Zaman zaman sizlerden çok güzel e-postalar alıyorum ve yorumlarınızdan ötürü gerçekten mutlu oluyorum.Uzun zamandır paylaşmak istediğim ve beni çok duygulandıran ve mutlu eden bir e postayı paylaşmak istedim bugün..
Sevgili Aşk Dilencisi, ... çok zor dönemler geçirdiğim günlerde hiçbirşeyin tesadüf olmadığı inancındayken, saygı duyduğum ve sevdiğim bir abimim kendi eleriyle yazdığı ayeti hediye etmesiyle hayatımda değişiklikler başladı ayette,
Ve sen yine denendiğinde Ve yine kalbim daraldığında Ve bütün kapılar yüzüne kapandığında Ve ne yapman gerektiğini bilmediğinde.. Uzun uzun düşün ve hatırla yaradanını ALLAH KULUNA KÂFİ DEĞİLMİ? (zümer 36) Bu güzel ayeti kendime rehber edindim ,arkadaşım sevgilim dost ve herşeyim olarak Allahımı buldum,ona sığındım ona yalvardım .Başıma gelen her hadisede sessiz kaldım ne üzüldüm ne sevindim bundada bir hayır var dedim dua ettim . Hayatım da ve iç dünyamda çok güzel değişiklikler olmaya başladı ama daha yolun çok başındayım öğrenmem ve uygululamam gereken çok şey olduğunu biliyordum , ALLAHIN güzel isimlerinden El-Vedûd ismi dilimden ve gönlümden eksik olmadı ve birgün google bu güzel ismi yazdım karşıma Aşk Dilencisi siteniz çıktı , yazdıklarınızı okudum inceledim çok hoşuma gitti .Bu yaşadıklarımı sizinle paylaşmak istedim.Allah razı olsun .Allaha emanet olun.
Biliyorum, hiç beklemiyordun bu daveti. Birden geliverdi değil mi? Ansızın vurdu şakağına; saçaktan düşen buzdan kılıçlar gibi. Şaşırdın. Huzurunun göbeğine irice bir taş savruldu; halka halka titremede gönlünün düştüğü göl şimdi. Neşesi kaçtı vaktin; sevinçlerini pervane ettiğin mumlar titredi, bitti. Akrep ve yelkovanın ayakları dolandı; beklediğin “az sonra”lar havada asılı kaldı. Hüznün ölü kelebekleri kıpırdadı, sızılandı. Aşinâlığın tadı bozuldu; acının ketum, kekre sütunları devrildi göğsüne. Başını yasladığın uzun saatler, uzanıp uyuduğun bitmez günler vaadlerini yerine getiremeyeceklerini söylediler; yüzleri yerde, mahçup. Oyala(n)dığın ağaç gölgeleri çekildi üzerinden. Avunduğun/avuttuğun haz perdeleri parelendi. Gözlerini ıslatamadan giden yağmurlar elindeki şemsiyeyi uçurdu. Konforunu bozmamak için parmak uçlarına basa basa odana giren, kalbini kanatmadan usulca gidiveren uzak acılar yakana dolandı şimdi. “Daha dün konuşmuştuk ama…” diyorsun. “Ama nasıl olur!”lar çekip çekiştiriyor iki yakanı. “Hiç beklenmedik bir ölüm!” “Vakitsiz” “Erken!” “Sürpriz!”
İşine ara vereceksin bugün… Kocaman bir pürüz olup çıkıverdim karşına. Hızını kestim hayatının. Üzerine saldım kaygılarını. Köşe bucak kaçtığın korkulara sobelettim seni. Ölümle arana koyduğun duvarı yıktım. “Ölüm bize de yaklaşırmış/yakışırmış” dedin. “Ölmesi kanıksanmış, ölünesi bir yaştayız artık.” “Rahmetli…” sıfatını ismimin üzerine yumuşak bir şal gibi atıvereceksin.
İki yakasında da eksiğim İstanbul’un. Vapurların hiçbiri beklemiyor beni iskelede. Ben öldüm diye şeritleri eksilmedi otoyolların.
Hayret! Ben öldüm bu defa… Şimdiye kadar hep başkalarıydı ölen. Gitsen de bir gitmesen de bir, bir cenaze olacak cami avlularından birinde…
Seni bilmem ama ben bu cenazeye mutlaka gitmeliyim. Ayıp olur, çok ayıp… Davetlilerin yüzüne bakamam sonra. Dediği gibi şairin, bir musallâlık saltanatım bu benim. Başroldeyim.
Toprağa konulacak adam rolü benim. Ardından ağlanılacak adamı ben oynayacağım. Hiç itirazsız karanlığa uzanmak bana düştü bu defa. Üzerine toprak atılan adamı… Unutulmuşluklar altında yüzü erimeye bırakılan adamı… Hüzünlerin münasebetsiz müsebbibi olacak adamı… Ayakkabısı kendisini beklerken bağları çözülecek adamı…. Elbiseleri evden çıkarılacak adamı… Ben oynayacağım.
Yatağı soğuk kalacak adamı… Akşam eve dönmeyecek adamı… Kapıyı çalması beklenmeyecek adamı… Sofrada yeri olmayacak adamı… Adı telefon rehberinden silinecek adamı… Şehrin dudaklarından yarım ağız çıkmış bir hece gibi önemsizleşecek adamı…. Ben oynayacağım. Sevinçlerin ortasına en fazla bir hıçkırık gibi sokulsa bile hatıraların eşiğinden yüz geri edilecek adamı… Resmine bakıp bakıp da ağlanacak (yoksa ağlanılmayacak mı?) adamı… “Adı neydi… Hani..!” diye yokluğu kanıksanacak adamı… Soluk bir resimde mahzun bir tebessümün ardında aşklarını saklayan, susturan adamı… Ben oynuyorum bugün… Sahnedeyim.
Beklerim.
En öndeki olmalısın ayakta duranların. En dik duranı.
İşte davetiyen:
Canını çok seven, her günün sabahında burada sonsuzca yaşayacağına yeniden kanan, her lezzetin tükenişinde ölümün yanına uğradığını unutan, her hazzın zirvesinde yakasındaki ölümlü etiketini isteyerek düşüren, her yaz sıcağında içi dünyaya iyiden iyiye ısınan, doğduğu yılın rakamının büyüklüğünün kendisini kabirden uzak tuttuğunu sanarak avunan, kalbinin her atışında ölümlerden döndüğünün farkında olmayan, damarlarının bir köşesinde ansızın geliverecek pıhtılardan yapılmış veda haberleri saklayan, ayrılıkların çatlaklarından giren hüzünleri ölümün nefesi gibi yudumlayan, sevenlerinin gözlerinin ışığına sığınarak ısınan, unutulmayı, yok sayılmayı en ürkütücü uçurum bilen, güzelliğini aynaların kırıklarında arayan, toprağa girmeye üşenen, uzun süredir aramızda yaşayan dostumuz, arkadaşımız, sırdaşımız, kardeşimiz, babamız, evladımız, şimdilik unutmayacağımızı umduğumuz, bir süre unutmaktan utanacağımız, sonra unutacağımız, en sonunda unuttuğumuzu da unutacağımız
Doğduğu gün yakalandığı fanilik hastalığından, uzun süredir yatalak olmasına yol açan “her nefis ölümü tadacaktır!” yarasından, ömür boyu sancısını çektiği amansız yaşama rahatsızlığından kurtulup aramızdan ayrıl[maya ayarlan]mıştır.
Cenazesi -umulur ki- en uzak zamanda, sızılarının köşe başlarında kılınan cenaze namazını takiben kaldırılacak, gözünden (belki gönlünden) uzak bir yerde unutuluş toprağına gömülecektir.
Sahiden,kendinizle buluştunuz mu,buluşup tanıştınız mı hiç? Ipıssız gecenin yapayalnızlığında dinlediniz mi içinizi inceden inceye ,ne diyor? Herkes herkesle birlikte,siz ise kimsesizlikte...
"Gün geldi,ağladığım günlere ağladım" diyen Hz.Ebu Bekir'in(r.a.) şu murakabe derinliğine dalışlar yaptınız mı zaman zaman? Hem bir davalı sandalyesine oturtup kendinizi ,hesaba çektiniz mi katı bir savcı tavrıyla? Geçirdiniz mi bütün bir ömrünüzü,muhasebenin hassas imbiğinden? Süzdünüz mü hayatınızın üsaresinin ,tortularından? Tutabildiniz mi ihlasın şefaat elini,amellerin mahşerinde? Nasıl ,ümit var mı? Bulabiliyor musunuz amel defterinizde cenneti gösteren bir işaret? Ne dersiniz? Yoksa kendinizi mi aldatıyorsunuz "desinlere" kurban kulluğunuza bakarak?! Birbirine düşman düşüncelerin,gel-gitlerini yaşadınız mı iki dünya arasında ,bazen de olsa? Bir lahza sükut-içre yakalayıp kendinizi ,kulak verdiniz mi son sözüne kadar ,neler söylüyor? Münakaşa yaptınız mı onunla yer yer ,arzuları ,idealleri hakkında?
"Gel ey şu kadar yılı iç içe geçirdiğimiz mecburi dost!...Söyle,nedir seni ağlatan şu ahü zarın?...Nedendir bu denlü efkar ü efganın ? ...Bunca heves ve iştiha da neyin nesi?"...diyerek...
Kendinizle barışacaksınız önce...Anlatacaksınız...anlatacaksınız melekutiyete müteveccih kürsünüzde. Susan dilinize mukabil,hiç susmayacak diliniz,ikna edinceye dek ya da ilzam. Olmadı tutacaksın yakasından ;vuracaksın,vuracaksın..
Göğe asılı bıraktığın bu sağnak, nice gönül tarlalarından “hû” filizlendirdi. Kâinat vecde durdu. Ve… dünya elifle dönüyor, yürekler elife dönüyor. Aşk vesile… Dünyaya alıştım alışalı, denizi çakıl taşlarından tanıdım. İçimde ney seslerini büyüttüm. Belli ki yine bu ıssız limanda fırtına kopacaktı. Bir muammalı vakitti oysa ki yalnızlıklar.
Aşkın tarifini sordum göçen kuşlara. Dediler göç… Dediler yanmaktır yaklaştıkça… Onun kaynağından tadan divanedir, sonra…
Sonra bir şair kesti yolumu… “En yüce bir düştür benim aşkım. Görmeye değmez ki küçük düşleri” dedi ve ekledi: “Mecnun değilsen sus!…”
Bense güneşin kol gezdiği ufuklar hayal ederdim alkımlı dünyamda, aşka dair… Düşlerim en kudsi duygularla bezenmişti oysa. Meğer küçük düşlerle avunmuşum…
Muhayyel sevdalar bürüyor yüreğimin pencerelerini. Herbiri tül, herbiri hür. Hiç dokunulmamış, hiç yaşanmamış. Hikâyelerine hayal meyal tanıklık ettiğim…
Bu efsane hikâyeler sürüldü masama. Bense özgün sözlerin tadına alışıktım. Benim taatim, tahiyyatimdi Rab’le…
Dünyanın perdesini şöyle bir aralayınca, aşka dair birçok şeyin öylesine ortalığa savrulmuş olduğunu hissettim ki; tanınmayacak haldeydi. Kadın olmuştu, para, makam, nefs, hırs, menfaat, sömürü olmuştu. O kutsalı aralarından arındırmak öylesine zordu… Kalan son sevgi sözlerini topladım avucuma… doldurmuyor bile! Dilden çıkıp, ancak kulağa kadar varabiliyordu; yüreğe değil…
Aşka belki bir adım, belki asırlar vardı ama,sevgiyi diri tutmaktı, yaşatabilmekti esas olan. Ucuzcular pazarından kurtulup, sultanlar sofrasına hizmetli olabilmekti… İflah olmaz aşk kisvesini giyebilmekti. Gönülde maya tutup aşka, onu göklere armağan edebilmekti…. uçurtmalara…
Celal-i Didar’a yâr olabilmekti benim en gerçek düşüm… Sen ezelî ve ebedî, arzsız, arşsız, cennet ve cehennemsiz öylesine bir sevdasın ki diyebilmekti… Mevlânaca bir tavır koyabilmekti. Naz makamına ulaşmayı gönül hedefinin tam ortasına yerleştirebilmekti… Ruhum firdevslere kayarken, dünyanın sahte makyajı bulaşıyor yüreğime. Her renk bir adım daha ulaşılmaz kılıyor seni.
Kalbimde bir dünya kurup, binbirinin yıkılışını venüs bardağından seyretmek gibi bir şey sanırım ulaşılmazlığın…
Ey ulaşılmaz Matlubum!…
Hırçın dalgalar Kahhar ismini vuruyor dünya sahiline, güller Cemal isminle raksa başlıyor bir seher, kuşlar Nur ismini zikrediyor bir şafak kızıllığında…
Bense, Vedud cografyasında, ’seven’ şahsında talibi oynamaktayım. Belki adaylığın adaylığına bile lâyık değilken;
“Bende Mecnun’dan fusun aşıklık istidadı var, Aşık-ı sadık benim, Mecnun’un ancak adı var…”
diyebilme cürekârlığına koşmaktayım…
Belki sadece içimdeki boşlukta çırpınıp durmaktayım… Ey Rab! Sana ulaşmak sensizlikte kaybolmak nedir, anlatayım mı? Kum fırtınasında, çölde, sağanaklara aşk olmaktır!… Dünya elifle dönüyor, yürekler elife dönüyor… Aşk..